Sanat anlayışı ve sağlık sektörü

Aslına bakacak olursanız başlığa “Sanat anlayışı” yerine, yine sağlıktaki gibi “Sektör” kullanılabilirdi. Çünkü sanatta da aynen sağlıktaki gibi bir yozlaşmışlık sözkonusudur. Elbette ki yozlaşmış olan direkt sanatın kendisi değil, sanat anlayışıdır. Ama her şeye rağmen sağlıkta olduğu gibi para gerçek sanatta ön planda değildir. İstisnalar hariç, gerçek sanatçılar hiç bir zaman çok zengin olmazlar. Dahası sefalet içinde ölenlerine sıkça rastlanır. Gerçi öldükten sonra değerleri anlaşılabilir. Ancak bu durumun sanatı yapanın kendisine bir faydası yoktur. Zaten para kaygısı güdülerek yapılan hiç bir şey sanat değildir.

Neyse, gelelim ana mevzuya.
Ama konuya direkt dalmadan önce adı SSKB (Sanat ve Sanatçıları Kontrol Başkanlığı) olan bir kurum hayal edelim. Bu kurumu da amerikalıların eseri olsun (Böyle saçmalıklar hep onlardan çıkar) Ve bu kurum tüm dünyada belirli okullardan mezun olmayan, kendilerinin onaylamadığı hiç kimsenin sanatla ilgilenemeyeceği ve eğer onlardan izinsiz bir eser ortaya koyan olursa ciddi cezalar alacaklarını öngören kanunlar çıkartsınlar devlet eliyle.

Elbette ki böyle düşününce çok saçma ve ütopik geliyor değil mi?

Peki ya insan sağlığı söz konusu olduğunda FDA’in (Food and Drug Administration) yaptığı nedir? Bu kurumdan izinsiz hiç kimse her hangi bir hastalık için ilaç yapamaz, hiç kimseyi tedavi edemez. Eğer insanları tedavi etmek istiyorsanız mutlaka doktor olmalısınız ve FDA’in onay verdiği ilaçları hastalara sunmalısınız.

Bu düşüncemle ilgili gelecek itirazları peşinen duyar gibiyim.

Muhtemelen bir çok insan sağlık söz konusu olduğunda elbette ki ciddi bir eğitim gerektiğini ve bu işin şansa bırakılmaması gerektiğini düşünüyordur. Haklılar da. Ancak asıl düşünülmesi gereken doktorlara verilen eğitim ve ilaç firmalarının ürettikleri ilaçların insan sağlığı için yararlı olup olmadığı yönünde olmalıdır. Ve insan sağlığı ile ilgili bir konunun sadece para kaygısı güden şirketlere bağlı olmaması gerektiğidir. Bilginin kaynağı ilgidir. Ve bir konuyla ilgilenen insan okullarda hiç öğretilmeyen çok değerli bilgilere gayet güzel ulaşabilir, ya da kendine has yepyeni yöntemler geliştirebilir. Ama 6 yıllık eğitimleriyle övünen Doktorlar, aslında hakkında çok az şey bildikleri hastalıkları tedavi etmek için çok iyi bilmedikleri ilaçları hiçbir şey bilmeyen insanlara reçete eden kişilerdir.

Benim kişisel fikrim doktorların aldığı en önemli dersin egolarını tavan yaptırma yönünde olduğudur. Okunaksız yazdıkları reçeteler bile bunun bir göstergesidir. Ve ilaçların insanı iyileştirmeden ziyade tam tersi yönde etki ettiği şeklindedir. Bütün mesleklerde müşteri veli nimet iken, sadece doktorlukta hasta sömürülüp aşağılanması gereken bir varlıktır.

Şunu unutmayın ki erdemli olmaya giden yolda en büyük engel egodur. Egosu tavan yapmış insandan belki korkulur. Ama kesinlikle saygı duyulmaz. Böylelikle kutsal meslek olarak görülen doktorluğun kutsallığı nerede kalıyor sormak isterim. Çünkü egosu çok yüksek bir insanın kutsallıkla alakası yoktur.

Şimdi gelelim yine sanat mevzusuna.
Bütün sanat dallarının en tepesinde müzik vardır. Ve eğitim almak istiyorsanız bunun için konservatuarlar vardır. Bu konservatuarlar girmek için de bazı sınavlardan geçmek zorundasınız tabii ki. Ancak dünyanın en yetenekli müzisyeni bile olsanız mesela fusion tarzında çalıyorsunuz diye reddedebilirsiniz. Yani sizi test eden bir kaç dinozor hocanın kafasındaki kalıplar dışındasınız diye içeri alınmazsınız. Halbuki sanat kalıp tanımaz. Ve neredeyse bütün iyi santçılar sokaktan gelmiştir. İyileri tenzih ederim. Ama genelde akademilerden robot çıkar, sanatçı değil.

İşte demem o ki, biraz önce yukarıda bahsettiğim SSKB diye bir kurum sanat için var olmuş olsaydı eğer ortaya çıkan sonuç ne olacaksa, bugün sağlık için kurulan FDA sayesinde sağlıkta ortaya çıkan sonuç da aynen odur. Çünkü insanlığın on binlerce yılda geliştirdiği ve doğruluğu kanıtlanmış tedavi yöntemleri, ortodoks tıp ortaya çıktığından beri çöpe atılmış ve unutturulmuştur. Bu insanoğlunun kendi kendine ettiği en büyük ihanetlerden biridir.

Maalesef ki sağlık bir sektöre dönüşmüş ve para diğer bütün her şeyde olduğu gibi en yüce değer olarak görülmüştür. Yanı sıra insanlığa faydalı olmaya çalışanlar ise bertaraf edilmiştir.

Örneğin Dr. Royal Raymond Rife, yirminci yüzyılın en büyük dâhilerinden biriydi. 1920′li yıllarda, olmayan bir teknolojiyle icat ettiği bir mikroskop sayesinde yaşayan virüsü tespit edip, icat ettiği frekans aleti ile hastalıklı virüsleri yok etmeyi başarmıştı.

Bu muhteşem mikroskop sayesinde virüsleri gerçek olarak gören ilk insan oldu.

Aynı zamanda koordinatları ayarlanabilen rezonans tekniğini bulan kişiydi. Bu teknik kanserli tümörleri ve virüsleri yok edebiliyordu. Heidelberg Üniversitesinden derecesi olan; buluşları on dört ödüle layık görülmüş ve çalışmaları Timen Bearing şirketinin sahibi mültimilyoner Henry Timken tarafından finanse edilen bir bilim insanıydı. 1934 yılında Kaliforniya Üniversitesinde yapılan deneylerde on altı ölümcül kanser vakasında denenmiş ve üç ay içinde hepsi de tamamen iyileşmişti. Rife’ın yöntemi hiçbir yan etkisi olmayan antimikrobiyal terapilerden biriydi. Fakat ne yazık ki, Rife’ın bilimsel teorileri ve metotları, Ortodoks bakış açısı ile çatışma içerisine girdi.

Sonradan Amerikan Tıp Derneği’nin (AMA) başkanı olan, Morris Fishbein, bulgularını kendi şirketi lehine kullanmak istedi. Rife bunu reddedince araştırma çalışmaları durduruldu ve Barry Lynes’ın Kanserin İyileştirilmesi, Elli Yıllık Örtbas isimli kitabında anlattığı gibi hasıraltı edilmeye çalışıldı. (Bu arada AMA’nın eski başkanı ve kurucusu Dr. Milbank Johnson, Rife’nin kanser terapisi çalışmalarının sonucunu duyurmak üzereyken zehirlenerek öldürüldü ve hazırladığı raporlar bulunamadı.)

AMA tarafından bu yöntemi kullanan doktorlara baskı yapılmaya başlandı. Çoğu boyun eğdi ve cihazları bıraktı. Rife’ın laboratuarına hırsız girdi ve mikroskobu çalındı. Rife’ın laboratuarları kundaklanarak yok edildi. Onun çalışmalarını yedekleyen Dr. Nemesis, araştırma raporlarını yok eden yangında gizemli bir şekilde öldürüldü. Benzer bir yangı, Rife’ın araştırmalarını onaylayan, Burnett Laboratuarını da yok etti. New Jersey’deki Burnett Laboratuarı tam Rife’ın buluşunu konfirme edeceği sırada arsenik nedenli yangın çıktı. Rife’ın frekans aletlerini üreten şirket battı. Birlikte çalıştığı Dr. Kendall, bir anda bilinmeyen bir sebeple zengin olup emekliye ayrılıp Meksika’ya gitti. Başka doktorlar da aniden Rife’ın tekniğini bırakıp reçete yazmaya başladılar.

Rife, AMA tarafından mahkemeye verildi. Uzun süren ve maddi açıdan yıpratıcı geçen bir dönemden sonra Rife mahkemeyi kazandı. 1944 yılında Johnson basın toplantısı ayarladı, niyeti klinik sonuçlarını açıklamaktı, nedense toplantıdan bir gün önce kaza geçirerek öldü ve notları kayboldu. Çalışmaları ise hasır altı edildi. O günden bu yana “kronik” adı altında ölümün son saniyesine kadar bin bir yan etkisi olan ilaçlara mahkûm bırakıldığımız süreç başladı.

Royal Raymond Rife 1971 yılında Grossmont Hastanesi’nde yüksek dozda Valium ile alkol zehirlenmesi nedeniyle yaşamını yitirdi.

Bunun gibi çok örnek verilebilir. Ancak bu yazının amacı o olmadığından gerisini okuyucunun ilgisine ve kendi araştırmalarına bırakıyorum.

Şunu sakın unutmayın, gerçek okullarda öğrenilmez. Okulda size kendi yarattıkları gerçekliği gösterirler-ki buna yalan denir-. Gerçek her zaman görünenin ardında gizlidir. Hatta onun da ardında.

Üniversiteyi bitirdikten sonra hemen işe girip çok para kazanacağını sanan çaylaklar ya iş bulamazlar, ya da üç kuruş maaşla buldukları işte okulda öğrendiklerini unutmak zorunda kalırlar.

Comments

Comments

misirlou, surfrider cover


Comments

Acaba gerçekten var olmak dayanılmaz bir hafiflik midir? Ya da insanın üzerine çöken yaşamın korkunç ağırlığı mıdır dayanılmaz olan? Yüklerin en ağırı bizi ezerken onun altında çökeriz ve iyice yere yapışırız. Öte yandan yüklerin en ağırı aynı zamanda yaşamın sağladığı en şiddetli doyumun da imgesidir. Yük ne kadar ağır olursa yaşamlarımız o kadar yaklaşır yeryüzüne ve daha gerçek, daha içten olur. Arabesk bir ifadeyle “Acılar insanı olgunlaştırır.” Ve yaşamı daha anlamlı kılar.

Şimdi bu duruma bir de tersten bakalım; Para derdi olmayan, sağlığı yerinde bir insan dertsiz tasasız şekilde vur patlasın çal oynasın bir hayat sürerken hiç bir yük altında ezilmediğinden oldukça hafifleyecek ve yeryüzünün gerçeklerinden uzaklaşarak göğe doğru yükselecektir. Ama öte yandan hayatı diğerlerinin gözünde, ve dahi biraz duyarlı ise eğer kendi gözünde de anlamsız olacaktır. Çünkü insanlığa katkıda bulunan her birey bunu mutlaka bir eksiklik hissettiği için ve bir arayış içinde ve sıkıntıda olduğundan dolayı verimli olmuştur. Örneğin Ernest Hemingway’in yaşadıkları olmasa “Çanlar kimin için çalıyor” adlı romanında ne anlatacaktı? Ya da böyle bir roman yazabilecek miydi? Ya da Solzenitsin’nin çektiği acılar olmasa “İvan Denisoviç’in hayatında bir gün” adlı romanı yazıp ve bu yazdığıyla mahkemede yırtabilecek miydi?

Bunlar gibi hayatın her alanından bir çok örnek verilebilir. Yani faydalı bir bilim adamı olabilmek için bir yük altında olmak gerekir. Aksi taktirde profesör bile olsa ancak cevat babuna gibi bir şey olur. Ya da edebiyatçı bile olsa ancak can boktan kitaplar yazan bir elif şafak kadar olabilir.

Kısacası hafiflik ve ağırlık biraz çelişkili bir karşıtlık gibi görünüyor. Bir yanda bilinçsiz ama zevkli ve rahat bir hayat, diğer yanda bilinçli ama acımasız gerçekler. Her ne kadar seçim hakkı elimizde olmasa da acaba hangisini seçmeli? Hangisi daha iyidir derseniz ben hedonist bir bakış açısıyla acısız bir hayatı tercih ederim. Hiç öyle insanlığa bir şeyler katayım gibi düşüncelerim yok. Bir zamanlar vardı ama insanların cehaletinin sınırı olmadığını anladıktan sonra yok oldu. Toplumlar uyanmak istemedikleri bir kabusun içindeler. Ve onları uyandırmaya çalışanlara tepkileri çok sert oluyor. Çünkü uyanacakları hayat (gerçekler) onların kafalarındaki kalıplara uygun değil. Sistemin karşı konulamaz bir şekilde güçlü olduğunun farkındayım. Kahramanlık diye bir şey yok. İnsanlık tarihi boyunca başkalarını aydınlatmaya çalışanların sonu istisnasız bir şekilde hezimet olmuş. Ve asıl aydınlanması gereken insanlar tarafından hezimete uğramışlar.

Comments

Emotional solo (Hakan Yildiz tarafından)


Comments

Hayat

Hayat bazen bir yamacın kuyruğundadır yavrucuum
Bazen de ta ebesinin amında
Gökler sona varmadan değil evvelsi gün
Ne kadar muğlak olursak o kadar iyi oluruz dedi bilge adam
Ve hepbirlikte başladılar saçmalamaya

Comments

Doktor hasta diyalogları

- Evet. nedir rahatsızlığınız?
- Şinci ben öskürürkene amcamın oğlu geldi. Didi ki bizim gomşu bundan gullandı, al sen de gullan. Emme ben bunun gomşusunu biliyom. dedigoducu bi gadın. Ben de didim buna ki ondan ben gullandıydım ama bi boka yaramadıydı. Ondan kelli görümcem sen bi doktora get didi. Ben didim sigortam vamıymış bilmiyom…
- Bi dakka bi dakka. Sakin olun biraz. tane tane anlatın lütfen. Ben rahatsızlığınızı soruyorum.
- Hie işte ben de onu diyom. Sonra ben daireye gittim…
- Ne dairesi teyzecim derdin ne? Onu söyle.
- Dairedeki gadın bana didi ki senin sigortan yannış olmuş. ondan kelli görümcemlen barabar bizim beye didik bu işi hallet. unun da işi vamış. zaten dairedeki gadın bizimlen hiç ilgilenmedi. Beni heç diğnemeden ne didiğini anlamıyom didi. Ben de didim ki görümceme yürü gidek gız. bunun bi gazağı vamış sökülmüş deye yün almaa gettik Yüncü gapalıymış ordan eczacıya gettik ilaç yazsın dii. Bize önce tohtura gedin dedi…
- yYa bi sus teyzecim! Ne anlatıyorsun sen?
- Hie ben de onu anlatıyom işte. Ondan kelli bizim urdakı sağlık ocağına gettik. Hemşire tohtur yogh, böğün gedin yarın gelin didi. Mayışları yetmeyyo deye grev mi yapayollamış neymiş. Ben didim bizim mayış da yetmeyo zaten biz grev yapabileyoz mu? Eskiden grev mi vamış…
- Ya sen benim soruma cevap verecek misin buraya neden geldin sen??
- Bizim bey didi bağa tohtura get deyii. Sen hastasın didi. Gelüken bize gamyon çarpacağıdı. direksiyonu gırınca galdırımdaki insanları ezdiii. Sonra biz gettik üfürükçüye üfletmee. Bizden 100 gayme aldı. Mıska yazdı. aha bak burda mıska. aç oku bakam işe yaraa bi şey mi?…
- Yeteeerrr. Yeter laayyyn. Alın bunu burdan!
- Ne baaarıyon ne baarıyon!? Fakiriz deyi mi aşalıyon bizi. tohtur oldun deye bize böle davranma hakkını nerden buluyon sen. Hee gavırın dölüüü. ben senin anan yaşında gadınım. Hastayız diyoz insan bi ilaç yazaa. allah belanızı vesin e mi.
- e a.k. Bi yandan hükümet, bi yandan halk çıldırttınız lan beni. yeter lan yeteeeeerrr!

Comments

scraps (Hakan Yildiz tarafından)


Comments

Yakın zamanlarda faturalarınızda kayıp kaçak bedeli, trt katkı payı, deprem vergisi ve dahi bilumum absürt verginin yanı sıra bir de biber gazı ve gaz bombası bedeli görürseniz şaşırmayın. Malûmunuz 2001’de 13 tonken biber gazı alımı 10 kat artarak 2005’te 115 tona çıkmış ve 21 milyon dolar harcanarak 628 ton gaz alınmış. Tabii bunun yanında bir de pkk’nın kurduğu polis teşkilatına gidecek silahların parasını da bize “kayıp kaçak cephane bedeli” diye ödetirlerse tam da akepeye uygun bir davranış olur.

Bu arada ayyaş, çapulcu, terörist (!) Türk milletinin camiye ayakkabıyla girip türbanlı kadınların üzerine işeme yalanlarını ciddi ciddi yiyen büyük bir kesim var. Zaten tayyipte bunlara hitap ediyor. Biz sanki yok gibiyiz. Ve de aynen sloganlarındaki gibi “Durmak yok, yola devam” diyerekten ülkeyi talana devam ediyorlar. Giderayak ne yapsam kârdır düşüncesi sanırım.

Ancak şöyle de bir durum var ki ne kadar acı çeksekte bunların olması şarttı sanırım. Bu direniş ya da diriliş mücadelesi her şeyden önce bir lâiklik mücadelesidir. Atatürk bunu yıllar önce yapmayı denemişti. Hatta başarılı bile olmuş gibi görünüyordu. Ama maalesef hak verilmez, alınır. O dönemde Mustafa Kemal’in dayatmaya çalıştığı demokratik haklar Türk milletine on numara büyük geldi. Ve sonra demokrasi gömleğini çıkarıp mankurtlaştırıldıkları dönemlerdeki anılarına binaen din iman gömleğini giyip, tüccarların kontrolu altındaki şeyhlerin, hocaların el eteklerini öpmeye başladılar. Çünkü kurtarılmaya hazır olmayan beyinleri kurtaramazsınız.

Şimdi ise lâikliği Atatürk’ün zamanında olduğu gibi en tepeden değil de, en aşağıdan yerine oturtmaya çalışan bir halk var. Zaten en doğrusu da budur. Çünkü belirli bir bilinçle yapılmaktadır. Ve bu yapı ileride yıkılmayacaktır. Çünkü hareket temelden gelmektedir. Ve temeli sağlam bir yapı öyle kolay yıkılmaz.

Giderayak
Handan,hamamdan geçtik
Gün ışığındaki hissemize razıydık
Saadetinden geçtik
Ümidine razıydık
Hiçbirini bulamadık
Kendimize hüzünler icadettik
Avunamadık
Yoksa biz…
Biz bu dünyadan değil miydik?
 

Orhan Veli Kanık

Comments

Comments

tahlil:

ne tuhaf eskiden gelişmişliğin refahın simgesi, yaşayan efsaneleri olarak görülen şehirler: bu gün yaşamak için bedenini kiralığa çıkarmış insanların işçi kamplarıdır.

şehirde artık ne medeniyet var ne haya, ne de refah. orada insan kendi bedenine ve ruhuna değil makinanın maddesine ve aklına…

Comments

BANU AVAR : Te Ce eylemi üzerine düşünce

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortadan kaldırılıyor…

On binlerce şehidin müsebbibi ile ‘müzakere’ yürütülüyor… TÜRK milleti kanmıyor diye ‘aklı satılık’ zevat devreye sokuluyor! Heyet-i Nasiha’nın hayaletleri ortada dolaşıyor… Ders alınmadığı için tarih tekerrür ediyor! İşin patronu ABD elitleri ve politik kuklaları Türkiye’yi yönetenlerin kılavuzu… Toplum psikologları yol yöntem gösteriyor… 100 yıllık hikâye bu ‘TÜRKLÜK kaldırılmalı’ çalışmaları! ABD istihbaratı sanal alemi kontrolde tutuyor… Feysbuk’a bağlı milyonlarca insan artık mahallelerde, sokaklarda, il, ilçe, okul, işyeri ve sendikalarda değil; bir makinenin başında ‘tepki’ göstermeye şartlandı… Tam olarak beceremediler; ama amaçları bu! ‘Tepki mi göstereceksin? Sanalda göster…’ diyorlar!

‘Örgütlenecek misin? Sanaldan yap ben de bileyim!’ diyorlar.
Ben sanal ağı kullanan biriyim… Çünkü başka hiçbir yerde yazılarımı ve belgesellerimi yayınlayamaz hale getirildim… Ama aynı zamanda haftada 4 il ya da ilçede milletimle kucaklaşıyorum… Hepimizin sanalla gerçek dünya ilişkilerimizi dengelememiz gerektiğini düşünüyorum… ‘Feysbuk eylemleri’ konusunda da çok dikkatli olmak gereği ortada…

Birkaç gündür ‘PKK ağzıyla’ Te Ce diye okunacak şekilde “T” ve “C” harfleri isimlerin başına getirilerek bir protesto yürütülüyor… Artık patlama noktasına gelmiş, bayrağı, İstiklal Marşı yasaklanan, kutsallarına dil uzatılan bir millet, olan bitene tepkisini gösteriyor… Ama bu konuda özen göstermemiz, düşünerek hareket etmemiz gerekmez mi? Yarın öbür gün birileri de adının önüne Çerkez için “Ç”, Kürt için “K” eklerse ne olacak? Birileri bu tepkiyi böyle kullanmak istiyor olabilir mi? Bölücü taifenin ekmeğine yağ sürüyor olabilir miyiz? TÜRK MİLLETİ tanımı Atatürk’ün dediği gibi ‘bu ahalideki tüm unsurları tarif eder’! TÜRK, Laz, Çerkez, Kürt, Arnavut tüm unsurları kucaklayan bir genel tanımdır. Tıpkı AMERİKAN tanımı gibi…





Bu gibi Amerikanvari eylemlerle kendimizi rahatlatmak yerine, birkaç hamle ilerisini planlayarak ÖRGÜTLENMEK belki daha zor; ama çok daha kesin sonuçlar getirecek… Artık yüz yüze omuz omuza bir araya gelme zamanı… Komşumuzla, esnafımızla, işçimizle, öğrencimizle, yerel olarak örgütlenme, fikir teati grupları kurma ve sanal ortam dışında bir araya gelme zamanı…

Comments

karanlikyolcu:

Bütün müzik türleri bir kültürden ve yaşam tarzından ortaya çıkar ve zamanla bazı değişimlere uğrayarak evrim geçirir. bu evrim insanları geliştirici ya da yozlaştırıcı yönde olabilir.

Mesela rock n roll ilk defa endüstrinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkmış bir müzik türüdür. o tarihlerde…

Comments

"uluslararası düzeyde galip geldiğimiz zaman, bazı büyük kentlerin ana caddelerinde altından umumi tuvaletler yaptıracağız. Bu da, bu madenin en doğru ve en örnek kullanımı olacak…"

Vladimir lenin

Comments

karanlikyolcu:

Eğer bir bardak saf suyun içine bir damla da olsa kan damlarsa o su bulanmış olur. Peki ya bir okyanusun içine bir damla kan damlasa?

Kişilik geliştirdikçe büyüyen bir su gibidir. İçinizde ne kadar iyiliği veya kötülüğü barındırdığınızın tek başına bir önemi yoktur. Önemli olan sizin ne kadar…

Comments